- Sonbahar filmi kendisi kadar müzikleriyle de herkesin dilide... özellikle filmin son karesinde herkesin yüreğini delip geçen "daim Yusuf orti"... Herkesin yüreğine dokunan bu ağıt nasıl ortaya çıktı?
Bu ağıt aslında Özcan'ın senaryosunun içerisinde vardı. Yıllar evvel Özcan heyecanlı heyecanlı projesini benimle paylaşırken vadide yankılanan ağıt ve tulum sesini duymuştum. Filmin müziklerini hazırlamaya giriştiğimiz vakit çok değerli arkadaşlarımız ki isimlerini burada anmak isterim Hikmet Akçiçek ve Harun Aksu da bu konudaki birikimlerini Özcan'la ve benimle paylaştılar. Harun'la beraber özellikle filmin çekimi sırasında yaptığımız bir çalışmanın çok değerli katkıları olmuştur. Yine kayıt sırasında sevgili Songül ve Meryem'in (Özcan'ın kızkardeşleri) yorum ve dil konusundaki destekleri de bu ağıtı ortaya çıkaran bileşenlerin başında gelir.
* “daim Yusuf orti..” herkesi kaybettiklerinin arkasından yaktığı bir ağıtı temsil ettiğinden belki bu kadar etkiledi, ki bunda sizin güçlü yorumunuzun da etkisi yadsınamaz… siz neler hissettiniz bu ağıtı söylerken ve nasıl tepkiler aldınız?
Gerçekten çok güzel tepkiler aldım, özellikle söylemek isterim ki büyük bir kısmı da Karadenizli olmayanlardandı. Neler hissettiğimi tarif etmem güç. Çok karmaşık bir ruh haliyle söyleniyor aslında ağıtlar. Acının yüreğinizde yoğunlaşmış hali sanki ses olup çıkıyor içinizden. Bir süre sonra neye ağladığınızı unutuyorsunuz, o ses, o çığlık büyü gibi sizi çekiyor zamanı ve mekanı unutup tüm acılarınıza ağlıyorsunuz. Ben bu duyguları stüdyoda aynen yaşayamadım tabii. Önünüzde bir mikrofon, dar bir mekan… Ama önceki deneyimlerimin hatırasıyla seslendim Yusuf'a. Biraz anne, biraz sevgili, biraz yoldaş, her şeyden önce genç bir insanın doğanın farklı bir parçası oluşuna insani bir ses verme olsun istedim.
* “daim Yusuf orti” Hemşince bir ezgi… öteki dillerde şarkı söylemek size ne katıyor neler hissettiriyor..
Farklı bir dilde şarkı söylemek bana öncelikle teknik olarak, solistik açıdan çok şey katıyor. Her dilin kendine has bir ritmi, ses yapısı var ve buna kafa yormak, layıkıyla icra için çaba sarf etmek oldukça geliştirici.
Dil sesle var olur. Bir kelimeyi seslendirdiğiniz vakit düşünüyorsunuz, bu kelime kim bilir hangi hikayelerin içinden geçmiş, kimlerin düşlerini düşüncelerini ifade etmek için kullanılmış. Kimi zaman kısıtlanmış, yasaklanmış, saklanmış ama bana kadar geldiyse tarihin içinden süzülüp onca sesin arasından çok kiymetli, ses vermek demek var etmek demek. Böyle bir katkıda bulunabiliyor olmak insanlık tarihinde üretilene değer vermek ve yeniden üretmek beni mutlu ediyor. Hele bu sistemin var olma koşullarının dışında kalan devletle, yazıyla bağı olmayan geleneksel sözlü kültürlerin diliyse yaptığınız iş daha farklı boyut alıyor.
* Şarkılar üzerindeki ötekileştirmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Halkların ezgilerini kendi dillerinde söylemelerinin önemi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Birisi ya da bir kültür sizinkinden farklıysa elbette ötekidir. Ancak ötekileştirme, farklı kültürlerin sizinkiyle eşit haklara sahip olmasının engellenmesi, ayrımcılığa tabi tutulması anlamında da kullanılıyor. Bu ne doğal ne de insani olarak kabul edilebilir ve alenen insanlık suçudur. Bu iki zıt anlam aynı terim içerisinde bulunabilir mi? Eğer bulunuyorsa ya farklılıklar olumsuzlanıyor ya da ayrımcılık masumlaştırılıyor demektir. Bu terim kafa karıştırmak için uydurulmuş bir propaganda gibi geliyor bana. Yapılan şey ayrımcılıksa buna ayrımcılık diyelim.
Bir insan neden şarkı söyler? Ben hep kendimi ifade etmek için şarkı söyledim. Halkların ezgileri de insanların ortak olarak paylaştıkları bir takım duyguların ifadesidir. En güçlü duyguları da anadilinizde ifade edersiniz. Yaptığım alan çalışmalarında çocuklarına anadilinden farklı bir dilde ninni söyleyen ya da ağıt yakan bir anneyle karşılaşmadım hiç. Farklı dillerde türküler söyleyen bir müzisyen olarak, ben de en yoğun duygularımı kendi anadilimde ifade ediyorum. Ancak kendi anadilimi konuşuyor olmak başka bir dilde ifade edilmiş bir acıyı ya da sevinci kendi dilime ya da duygularıma tercüme etmeye engel değil. Örneğin Türkiye'de Hemşince anlayan insan sayısı herhalde o kadar çok değildir. Ama Sonbahar filmindeki Hemşince ağıt Hemşince diye bir dil olduğundan haberdar olmayan birçok insanı bile etkiledi. Eğer anlamaya çalışırsanız farklı bir dilde ifade edilmiş bir duygunun derinliğini yaşamak her insan için mümkündür. Halkların ezgilerini kendi dillerinde söylemesi hem ifade özgürlüğünün hem de ortak insani değerlerin paylaşımının zorunlu koşuludur.
* Karadeniz kadınıyla ilgili Leyla Çelik'le birlikte yaptığınız çok özel bir çalışma olan “FADİME KİMDİR?” ile Karadeniz kadınının sesini duyurdunuz… Fadime, Karadeniz fıkralarında Temel'in vazgeçemediği karısı. Peki sadece bu kadar mı? Kimdir Fadime?
Kitabın oluşmasında emeği geçenlerin büyük bölümünün Karadenizli kadınlar…. Bu çalışmayla kendimiz dahil Karadeniz kadınının sesini duyurmak istedik.
Fadime'nin kim olduğuna gelirsek, Fadime öncelikle bir kadın. Dünyanın hemen her yerinde kadınlar ne yaşıyorsa, hangi baskılara maruz kalıyorsa, kendi kültürünün olanakları ve olanaksızlıkları içerisinde bunları yaşayan bir kadın. Yani Fadime bir soyutlama. Fadime kimdir kitabında bu sembolün içeriğine dair örnekler sunarak bu soyutlamayı daha somut örnekler üzerinden anlamaya çalıştık. Dolayısıyla Fadime kimdir kitabı bu sorunun tek bir cevabı olmadığını ve olamayacağını ortaya koydu.
* “Fadime Kimdir?” için yola çıktığınızda araştırmalarınız süresince neler yaşadınız, nelerle karşılaştınız? Bu çalışma Karadeniz de kadının tek tiplileştirilmesine bir başkaldırı mıydı…?
Fadime kimdir kitabı üzerinde çalışmaya başladığımızda Doğu Karadeniz'deki kadın kültürüne dair birtakım gözlemlerde bulunma fırsatımız oldu. Bunlardan bir tanesi de şu: Doğu Karadeniz'de kadınlar, farklı kültürlerde erkeklerin yapması beklenen çoğu işi gündelik hayatları içerisinde kendileri yapıyorlar ve kendilerine dair çoğu kararı kendileri veriyorlar. Ancak hepsini değil. Özellikle de hayatlarının belirli bölümlerinde, okumak ya da evlenmek gibi hayatlarının tümünü etkileyecek olan kritik kararları onlar adına erkekler veriyor. Bu kritik kararların istisnasız hepsi de kadınların kamusal alanda kendilerini ifade etmelerini engelleyen sonuçlar doğruyor. Yazmak da bunlardan biri. Bu kitap sürecinde, birçok kadın ilk başta yazmak konusunda çekingen davrandı. Çünkü kendi hikayelerinin kamusal alanda ifade edilmeye değer olup olmadığı konusunda ya da bunu kendilerinin yapıp yapamayacakları konusunda tereddütleri vardı. Ancak süreç ilerledikçe kadınların yazabileceği, hatta okuma yazma bilmeseler bile kendi hikayelerini birilerine yazdırabilecekleri ortaya çıktıkça bu tereddütler ortadan kalktı. Benim için kitap sürecinde yaşadığım en önemli deneyim bu oldu diyebilirim.
Bu kitap sürecinde bizden “Fadime şudur” cevabını vermemizi bekleyenler oldu. Çalışmamızın başından itibaren böyle bir cevap vermemek konusunda kararlıydık. Aksi takdirde reddettiğimiz tek tipleştirmeyi kendimiz yapmış olacaktık. Ancak tek tipleştirmeyi reddederken dikkatli olmak gerekir. Bize bu sorunun kendisinin de Fadime'yi tek tipleştirdiği yönünde eleştiriler de yöneltildi. Bunlara katılmıyorum. Fadime bir soyutlama. Tıpkı masa kelimesinin mümkün olan tüm somut masaları ifade etmesi gibi. Yani birçok somut örneği kapsayan soyut bir isim, tektipleştirmeye değil mümkün olan tüm farklı halleri kapsamaya ve gözlemleyebildiğimiz somut örnekleri anlatmaya çalışıyor. Bu bir başkaldırı sayılabilir mi? Benim görüşüme göre kadınların ezildiği iddiası doğru olmakla birlikte soyut bir iddia. Soyut olarak kalması, bazen gerçekliğinin hafife alınmasına ya da içeriğinin boşaltılmasına yol açıyor. Dolayısıyla bunu somut kadınlık halleri üzerinden tartıştığınızda ne gerçekliğini ne de içeriğini inkâr edilemeyecek bir hale getiriyorsunuz. Bu yaklaşım hem yaşanan sorunların hem de bu sorunlara dair çözümlerin anlaşılmasını kolaylaştırıyor diye düşünüyorum. Elbette burada ortaya çıkacak çözümler tüm kadınlar için geçerli olacak diye bir iddiam yok. Ancak, bu tür tekil çözümler bize daha genel ve daha geniş kapsamlı çözümler için bir fikir verebilir diye düşünüyorum.
* Öteki olmak ve baskılarla ötekileştirilmeye zorlanmak… duyarlı bir sanatçı ve eğitimci olarak farklılıkların var olma mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İnsanlar ve kültürler doğal olarak birbirinden farklıdır. Benim görüşüme göre mücadele farklılıkların inkar edilmesi ya da ayrımcılığa tabi tutulması konusunda veriliyor, çünkü doğal olmayan budur. Farklılıkların inkâr edilmesi ya da ayrımcılığa tabi tutulması insanlık dışı bir tutumdur. Farklılaşmak için mücadele etmeyi anlayamıyorum. Nasıl yaşıyorsanız öyle olursunuz ve çok kuvvetle muhtemel en yakın çevrenizdekilerden de farklı olursunuz zaten.
Eğitimcinin işlevi bir insanın kendini geliştirmesi için uygun koşulları sağlamaktır, bir insanı şekillendirmek değil. Siz kapıyı açarsınız öğrenciniz o kapıdan çıktıktan sonra nereye gideceğine kendisi karar verir. Eğer farklılıklara saygı göstermezseniz öğrencinize eğitim vermiş olmazsınız, size itaat etmesi için işkence yapmış olursunuz.
* Kardeş Türküler, Birol Topaloğlu, Kazım Koyuncu, Gökhan Birben, Vova, Tanju Duru gibi pek çok müzisyenle çalıştınız ancak Grup Helesa ile 2000 yılından beri yola birlikte devam ediyorsunuz…Helesa'nın öyküsünü alabilir miyiz sizden ? Helesa'nın yüklendiği misyon nedir?
Aslında yaptığım şey hep aynıydı diyebilirim. Müzikle uğraşan bir insan olarak hep çok kültürcü bir duruş sergilemeye çalıştım. Edward Said'in dediği gibi bunun iki boyutu var. Birincisi, farklı bir kültürlerin kendisini geliştirmesi ve daha iyi olanaklarla kendisini ifade etmesine destek olmaktır. Birol Topaloğlu, Kazım Koyuncu ve Vova ile birlikte çalışırken yaptığımız şey buydu. Bu sadece benim değil birçok farklı müzisyenin de destek olduğu bir süreçti. Laz kültürüne ya da Hemşin kültürüne elimizden geldiğince nasıl katkıda bulunabiliriz diye düşünüyorduk.
Kardeş Türküler ve Helesa'da yaptığımız çalışmalar çokkültürcülüğün ikinci boyutuyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bir yanda farklı kültürlerin kendilerini geliştirmesi için destek verirken diğer yanda bunların arasında kültürel iletişim kanalları açmak, bunları eşit koşullarda yan yana getirebilmek konusunda da bir çaba içinde olmak gerekiyor. Bir kişi kendisini sadece kendi kültürü için çalışmakla da sınırlayabilir. Bunun da aynı derecede saygıdeğer bir tavır olduğunu düşünüyorum. Ancak benim tercihim bu değildi. Helesa projesinde yapmaya çalıştığımız şey bir yanda bu kültürleri anlamaya ve yaşamaya çalışmak diğer yandan da bunların bir araya gelmesiyle oluşan kültürel paylaşımdan nasıl sonuçlar ortaya çıkabileceğini araştırmak ve sergilemektir Bu ikisinin bir arada yürütülmesinin daha verimli olduğuna inanıyoruz. Ancak dediğim gibi bu bir ölçüde tercih meselesidir.
* Farklı dillerde şarkılar söylediniz? Kaç dilde şarkı söyleyebiliyorsunuz?
Dilbilimde temel bir hakikat vardır: Bir çocuk dünyada konuşulan tüm dilleri konuşabilecek bir zihinsel kabiliyetle doğar. Bu anlamda bir insanın öğrenebileceği ya da konuşabileceği dillerin sayısının ancak insan ömrüyle sınırlı olabileceğini düşünüyorum. Bu açıdan her dilde şarkı söyleyebilirim. Ama tıpkı belli bir dilin söz dağarcığını ve kurallarını öğrenmek için zamana ihtiyaç duyduğum gibi bir kültürde duyguları ve bunların ifade ediliş biçimlerini öğrenmek için o kültürden insanlarla ve özellikle de kadınlarla bir arada bulunmam ve çalışmam gerekir. Bu zamana kadar mümkün olduğu ölçüde bu şekilde çalıştım. Bundan sonra da böyle çalışmayı düşünüyorum. Eğer farklı bir dilde duyguların nasıl ifade edildiğini yaşarsam o dilde şarkı söyleyebilirim. Bu nedenle daha kolay anlayabileceğim, kendi kültürüme daha yakın olan komşu kültürlerin dillerinde şarkı söylemek benim için daha kolay ama eğer söylediğim şarkıyı hissedebilirsem bu zaman kadar hiç söylemediğim bir dilde de söyleyebilirim. İnsanlık dünyanın hemen her yerinde ortak değerleri paylaşıyor ama bunu farklı insanlık hallerinde ifade ediyor. Farklı dillerde şarkı söylemek bir anlamda tasavvufta telvin yani halden hale geçmek denen şeyin bugünkü hayatımızdaki karşılığı bence. Farklı insanlık hallerini yaşamak, ancak yaşanarak anlaşılabilecek bir deneyim.
* Birçok dilde yaşanan yok oluş sizi nasıl etkiliyor?
Bazı kelimeler beni gerçekten çok ürkütüyor. Dillerin yok oluşu da bunlardan biri. Bu sözcüklerin basitliğine karşın yan yana geldiklerinde ortaya çıkan anlam beni gerçekten dehşete düşürüyor. Diller elbette değişken yapılardır ve kendi gelişimleri içerisinde bir seyir izlerler. Bunu yaparken başka dilleri etkilerler ve onlar üzerinde de izler bırakırlar. Yani kendi konuşurlarından başka dilleri konuşanların dillerinde de yaşarlar. Bu anlamda diller, o dili konuşan son kişi ölse de varlıklarını devam ettirebilir. Yani eğer öğrenenler ve konuşanlar çıkarsa o dil tekrar aktif hale gelebilir. Bunu bir tür koma hali gibi düşünebilirsiniz ve bu yüzyıllar sürebilir. Ancak bu yeniden canlanma, söz konusu dile dair bilgilerin ve kayıtların kapsamlı bir şekilde araştırılıp saklanmasıyla mümkündür. Eğer bu yapılmazsa o zaman bir dil, belirli bir grup insanın belki binyıllarca süren emeğiyle geliştirilen bir dil bir daha geri gelmemek üzere kaybolabilir. Başka diller üzerindeki etkisiyle sürdürdüğü varlığını koruyabilir ancak eğer yeterince araştırılmadıysa bu da bilinemeyecektir. Sonuçta bugün konuştuğumuz dillerde kaynağını bilmediğimiz yüzlerce kelime ya da yapı var. Ama bunlar yani bazı ölü dillerin etkisi belki de sonsuza kadar bilinmez kalacak. Var oldukları halde asla bilinmeyecekler. Bu gerçekten dehşet verici bir durum.
* Karamsarlığın giderek büyüdüğü bugünden bakınca, yarına dair umudunuz var mı? Ya da umutlarınız neler?
Açık söylemek gerekirse karamsarlık konusundaki görüşünüze katılmıyorum. Eşitlik, özgürlük ve kardeşliğin sağlanması konusunda mücadele eden insanların bugün çözmeleri gereken daha fazla sorun olduğu açıktır. Ama bu durum, bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların bundan sözgelimi elli ya da yüz yıl önce olmadığı anlamına gelmiyor. Aksine bu sorunlar o zaman da vardı ama ifade edilmiyordu. Bugün daha fazla sorunun ifade ediliyor olmasının, tam aksine çok önemli bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Farkında olmadığımız sorunlarla iyimser bir hayat yaşamak yerine sorunların farkına varmak elbette olumlu bir gelişmenin ilk adımıdır. Bunun daha da ilerleyeceğinden hiç kuşkum yok. Belki bunun tek istisnası çevre sorunlarıdır. Öyle görünüyor ki bu gidişle doğaya ve atmosfere kendisini yenilemesini imkânsız kılacak, geri dönülmesi mümkün olmayan kalıcı zararlar vereceğiz. Bu konuda karamsar değil, kaygılı olduğumu söylemeliyim. Çünkü karamsar olmak, bu konuda mücadele eden insanların emeğine ciddi bir saygısızlık olur. |