Sesinizi duyan manyetize oluyor. Bir mest olma hali… Doğal olarak herkes bu sesin sahibini daha yakından tanımak istiyor. Nasıl bir hayat hikâyesi böyle bir tını yaratmış? Nasıl bir esin dünyasına sahipsiniz?
Çocukken bütün dünyam yaşadığım yerlerdeki doğadan ibaretti. Dağlar, dereler, Çoruh Nehri, bir tepeye kurulmuş ve bu nehre tepeden bakan ahşap evleri, Poşaları, ezbere bildiğim daracık sokakları ile aykırı şehir Artvin, Cxala köyü… Genel olarak Doğu Karadeniz şehirleri arasında yapılan yolculuklar, kuş uçmaz- kervan geçmez yollardan yürünerek ulaşılan dağ köyleri… Bu köylerden biri- Cxala’daki dede-babaanne evi. Ocak etrafında gecenin ürkünç karanlığına uzanan ve uykularımı tehdit eden uzun sohbetler, öyküler, gün doğarken canlanan hayat, inek çıngırakları, kuş sesleri, sessizlik, sessiziliğin özgür bıraktığı, duyulur kıldığı doğanın büyülü sesi ve bu yaşama eşlik eden atalardan aktarılmış hüzün... Sonra daha uzak diyarlara yolculuklar. Her anlamda yolculuklar. İçsel, dışsal, ruhsal, fiziksel... Büyüme, erken gelen acılar, kayıplar, sanata, müziğe, öğrenmeye, güzele, güzel olan her şeye tutkuyla bağlılık. Ve sevgi, şefkat, aşk… Doğu Karadeniz’den ibaret olan dünyam zaman içinde başka şehirleri, sonra başka ülkeleri kapsadı. Büyüdü. En önemlisi de kendi içimde uçsuz bucaksız bir dünya yarattım.
Yaşamımın genel olarak örgüsü bu bileşenlerden ibaret. Yaptığım müzik de bunlardan besleniyor. Sesim hep vardı. Kendi hayatıma eşlik eden duygularım ise sesime sonradan eklendi. Değişerek, dönüşerek. “Cümle hal insan halidir” der Gülten Akın bir şiirinde. O cümle hal, cümle duygularla şarkılarımda duyulsun hissedilsin isterim. İçimden gelmeyen, duygusunu bilmediğim hiçbir şarkıyı söylemem.
Uzaklarda yaşıyorsunuz yakınların müziğini yapıyorsunuz… Son derece modern bir formla, cazla otantik bir kültürü dile getiriyorsunuz… Niye cazı seçtiniz? Kazım Koyuncu da rockla inanılmaz bir çıkış yapmış, adeta Lazca müziğinde devasa bir sıçrama yaratmıştı. Cazın da böyle bir etki yapacağını bekliyor musunuz?
Lazca caz yapmak Laz müziği ve kültürü için çok önemli bir çıkıştır. Caz özgürlük, doğaçlama demektir. Lazların tabiatını, o dağlarda cin masalları dinleyerek büyümeyen hiç kimse anlayamaz. Ama anlayanlar ne kadar aykırı, tuhaf veya değişik, bağımsızlıklarına düşkün, özgür ruhlu insanlar olduklarını bilirler. Ben OUTIM albümünde yaşamımın önemli bir kesimini temsil eden kendi öykümü dünyalı bir Laz kimliğiyle müziğe taşıdım. Kendimce, özürce. Bu albüm ancak bu dille böyle bir yapı kazanırdı. Amaç, bu dili ve kültürü daha çekici ve “cool” kılmak için bir adım atmak, Laz müziğini yalnızca “köylü” sıfatından kurtarmak, köy veya yerele ait olanla evrensel olanı buluşturup farklı bir bakış geliştirmekti.
Albümün içinde bir de kitap var. Kitapta CD’de yer ezgilerin metinleriyle harmanlanmış bir yapı hâkim. Geçmişi ve geleceği birleştirerek yaşayan bir kültürün elçiliğini yapsın istedim. Metropolden Doğu Karadeniz’e aynı oranda eksik bırakılmış bir bilgiyi taşımayı hedefleyen bu kitabın varolan cılız kişisel çabaların ötesinde üretenlerin ve okuyanların gururlanacağı, tüketilmeyecek bir referans niteliği taşımasını amaçladım.
Neden Caz? Aslında yaptığım müzik kategorize edilemiyor. En çok caza yakın belki. İçimden geldiği için, diyeyim. Kalıplara sıkıştırılmış hiçbir şeyden hazetmedim. Müziğim beni yansıtıyor. Ben neysem, o da o.
Sadece ninnilerden oluşan bir albümünüz var. Son çalışmanızda da ninniye yer vermişsiniz… Hem artık kimse de ninni söylemiyor çocuklarına. Kentleşme, modernleşme ninnisiz bir hayat yaratıyor. Bir dilin, kültürün yaşaması açısından ninnilerin özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Sizin için nasıl bir dünya ninniler?
Ninnisiz uyuyan bebekler, ninnisiz büyüyen çocuklara yazık. Bebeğin kendisi için en önemli varlık- anne sesinden sakin, yumuşak, şefkatli, sevgi dolu bir sesle ninni duyması O’nun henüz hakkında hiçbir şey bilmediği koca ve ürkütücü dış dünyaya, karanlığa, korkularına karşı “yanındayım” mesajı veren bir ninni dinlemesi, ömrü boyunca O’nu hiç terketmeyecek sonsuz bir teselli kaynağıdır. Bu annenin sevgisinin teminatıdır. Dünya’nın o kadar da berbat bir yer olmadığına dair bir umuttur.
Ninnileri olmayan diller ise yok olmaya mahkûmdur. Çünkü yeni nesillere aktarılacak hiçbir şeyi kalmamış demektir. Bu yüzden Lazca- Megrelce ninni öyledim. Binlerce yıldır konuşulan bu güzel dil, yeni jenerasyona aktarılmıyor. Tıpkı bana ve kardeşlerime ailemizin yarım yamalak aktardığı hatta aktaramdığı gibi.
Son çalışmanızın adı ‘Bir Zamanlar Megrelya’. Bildiğim kadarıyla ‘Megrelya’dan epey uzaktasınız. Megralya’dan nasıl besleniyor müziğiniz? Tabi devamında, Megrelya’ya nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyorsunuz?
Ne albümün kendisini ne de adını Megrelya’ya doğrudan bir katkı sağlasın diye düşünmedim. Ben, kendi kendimin sesi ve öyküsüyüm. Bu benim öyküm. Sonra da benim gibi o tapraklarda beslenmiş, filizlenmiş başka insanların öyküsü. Albümün adını Megrelya’ya dayandırmam, atalarımıza bir gönderme yapmak içindi. Bugün, Megrellerin veya Megrelya’nın kim- ne – neresi olduğuna dair en ufak bir fikirleri bulunmayan, Megrelce-Lazca konuştukları halde, neden bu dili konuştuklarını bilmeyen veya bu dilin nereden geldiğini bilmeyen, bu dili küçümseyen, unutmak isteyen, konuşmak istemeyen insanlara bir hatırlatma yapmaktı amacım.
Sanatta küreselleşmenin olumlu anlamıyla hayata geçirilmesi, yalnızca sanal ortamlarla değil yöresel ve bölgesel yaşantılarla ve üreterek sanatçının düşsel malzemesinin zenginleştirilmesi. İngiltere’den İstanbul’a, İstanbul’dan Doğu Karadeniz’e uzanarak sanatçılar yeni dostluklarla zenginleşti. Outim projesi, sanatçıların, dili giderek tektipleşen metropol değerlerine alternatif bir zengin yerel-kültürel bilincin oluşumuna üreterek katkıda bulunmasını amaçlıyor.
Sesinizde, müziğinizde mistik bir dünya süzülüyor. Albüm adlarında da (Sâlâ, Kül gibi) böyle bir mistisizm görülüyor… Oysa anlattığınız diyarlar, duygular çok gerçek. Gerçeklikten mistik bir dünyaya dalıyoruz sanki sesinizle. Bunun nasıl bir etki bırakmasını murat ediyorsunuz dinleyicilerinizde?
Her zaman mistisizme yakın bir insan oldum. Görünenin ardındakilerle ilgiliyim. Gerçekliğin ne olduğu göreceli bir kavram... Yaşam, bizim kavrayabildiğimizden çok daha fazla bir şey. Sınırlı hayatlarımız var ve çoğumuz öylesine yaşayıp, bir ev bir araba veya malk mülk derdine, günlük meselelerin telaşına dalıp göçüp gidyoruz dünyadan. Bense hep gökyüzüne baktım. Yıldızlara, ötesine... Ah bir görebilseydim ötesini... Ölüme inanmam. Yaşamın sonsuzluğuna inanırım. Sonzuluğa ulaşabilmenin yolu da benim için müzik.
Avrupa’da son derece seçkin müzisyenlerle çalışıyorsunuz. Avrupalı hayranlar nasıl karşılıyor, Lazca cazı?
Büyük kitlelerin takip ettiği bir müzisyen değilim. Öyle olsaydı, yaptığım işin doğruluğundan endişe ederdim. Ancak sadık bir dinleyici kitlem var. Giderek artan bir ilgiyle ve sizin yaptığınız bu güzel yorumlara benzer yorumlarla yazıyorlar bana. Birlikte çalıştığım müzisyenlerin hepsi de usta insanlar. Ne onların, ne de benim istediğim şey, popüler olmak değil. İnsanların yüreklerine ulaşan müzik yapmak… Sürekli aşk şarkıları söyleyen şarkıcıları, müzisyenleri hiç anlayamadım. Benim yapamayacağım bir iş. Benim bir davam var. Kendimle, hayatla, dünyayla, felsefeyle, sanatla… Bir de kendimi tekrara düşmek istemem. Her yeni albümüm öncekilerden farklı olsun isterim. Bundan emin değilsem yapmam. Yepyeni, taptaze bir fikrim olmalı. Bu fikir içime doğmalı. Kendiliğinden gelişmeli. İçimde dönüp durmalı. Orjinalliğinden, benzersizliğinde mutlak emin olmalıyım. İşte, o zaman yapıyorum. Yeni albümüm gibi. Yakında yayınlayacağım yeni albümüm önceki çalışmalardan farklı.
Bu nedenle, ticari kaygılar güderek, popüler olma telaşına veya derdine düşerek asla bir iş yapmamaya kararlıyım.
|