Benim en büyük dayanağım annemdi. 
Sevgili Cavit amca, Hopa hatta Türkiye kamuoyu seni tanıyor. Ama seni hep sevgili Kazım’ın babası olarak bildik. Şimdi kim bu Cavit Koyuncu, nasıl bir yaşamı oldu şimdiye kadar, çocukluğu, gençliği nasıl geçti? Şu kadar ömürde nelere tanık oldu? Biz bunları öğrenmek istiyoruz.
Ben Hopa 1932 doğumluyum. Esasında ben çocukluğumu yaşamadım.
Niye?
Fukaralık, yetimlik. Babam öldü.
Babanız çok erken mi öldü?
Evet,1944 senesinde. Babamın hastalığı beyin hummasıydı ve 7 çocuk 1 ana 8 nüfusun sahibiydi. Mesuliyet, ağabeyim olmasına rağmen, benim üzerime kaldı. Ev reisi olarak da annemdi. Hep düşündüm ki, bari biz çocuklar büyüyene kadar annemiz ölmese. Şimdi sahipsiz geçinmek çok daha zor bir şey. Ana ne de olsa toparlayıcıdır. Çocuklarını bir arada tutar. Hep o korkuyla yaşadım gençliğimi. Annem ölmesin çocuklar dağılmayalım, 7 tane çocuk. Biz dağıldığımız takdirde onun bunun kapısında hizmetçilik yapacaktık. O da benim felsefeme ters. Ben kimin kapısında hizmetçilik edeyim. İşte annem çok yaşadı ve bizi dağıtmadı. Annem iyi anaydı.
Yeşilköy’de yaşıyoruz. Eski adı Pançol. Bizde mezra vardı. Keçi, inek besliyoruz. O zaman çay yok, çay az, fındık var. Bir de mısır var. Annem hep şöyle derdi:“Keçi ve inek ne doğurursa büyüteceksiniz onu”. Annemin akıllı hareketiyle yetimlikte fazla ezilmedik. Kimseden ekmek dilenmedik. Bizim kapıya un almaya, mısır almaya gelen vardı. Biz kimsenin kapısına gitmedik. Çünkü çalıştık.
Okula gittiniz mi?
Gitmedim.
Hiç gitmediniz mi?
Ben okur- yazar olduktan sonra gittim.
Okur-yazar nasıl oldunuz?
Yengem vardı benim. Meryem (Çevik) Koyuncu. O hem Türkçe yazıyı bilirdi, hem Arapça. O öğretti bana. Eğitimci değildi, ama bilinçliydi.
O nerde öğrenmiş?
Arhaviliydi yengem. Babasının hali vakti yerinde imiş. Okula göndermiş. Arapçayı Kuran kursunda öğrenmiş. Bana o öğretti. Bir de Şükrü amcam vardı, o da öğretmiştir. Fakat esas Meryem yengem öğretti. Yazıyı öğrendim. Bu sefer okula yazılmam gerekiyor. Diploma almam için. İlkokula galiba ikiden başladım. Hiç kitap defter almadan okulu bitirdim.
Kaç yılında başladınız ilkokula?
Geç başladım, 44 ya da 45 miydi neydi?
Okul nerdeydi, köyde okul var mıydı?
Yok. Okul Kıse’de. Çok iyi bir öğretmenimiz vardı, halen sağdır. İsmet YENİGÜN. O iyi bir eğitimciydi. İyi bir ahlak sahibiydi. Örnek aldım ben, dürüst ve iyi insan oluşunu. O öğretmen çok bilinçliydi.
Nasıl bilinçliydi örnek aldığınıza göre anlatır mısınız?
O dört dörtlük bir adamdı mesela enstitü mezunuydu galiba.
Köy enstitüsü mü?
Her halde. Anladığım kadarıyla Trabzon’dan bir yerden, Beşikdüzü’nden mezundu gibi geliyor bana. İyi bir balıkçıydı.
Nereliydi?
Arhaviliydi. Kemancıydı. Güzel keman çalardı. Beni bir alt sınıfın derslerine gönderirlerdi. Boyum posum yerimde yaşım geçmiş. Orda öğretmenlik yapıyordum.
Kömür yapıyordum. Kuru kestaneden kömür yapıyordum. Evde para yok. Ben de çalışmakta utanma yok. O mezradan sırtla Hopa’ya kömür getirip satardım. Kömürü sattım mıydı, okulda diğer kardeşlerim vardı, onlara defter-kitap lazım, onları karşılardım. Çok güzel kömür yapardım. Kestane kömürü. Darlandığım zaman, paraya ihtiyacım oldu mu, kömür, mertek, ağaç, yani bunların hepsini yapardım. Çok acı bir hayat yaşadım. Fakat hiç yıkılmadım. Tek korkum annemin ölmesi. Benim en büyük dayanağım annemdi.
İlkokuldan sonra ortaokul liseye gidebildiniz mi?
Gidemedim ki para yok, bir şey yok nasıl gideyim? O zaman para çok kıymetliydi. Mesela bir çuval kömür 30- 40 kilo geliyordu onu sırtımızla götürüyorduk. Bilmiyorum 20- 30 lira verirler miydi? Bir çuval kömür karşılığında verilen parayla eve bir şeyler götürebiliyorduk.
Berberliğe ne zaman başladınız? İlk ustanız kimdi?
İlk ustam Fevzi Özdemir. Çamlıköy’den. İmamdı. Hem imam hem berber. 7- 8 ay çalıştım. İlk dükkanı Kıse’ de açtım. Orda ahşaptan bir koltuk vardı, akrabam yapmıştı. O zaman çok güzel para vardı. Kıse’den köyden gelenler vardı. Güzel para kazanıyordum. Ondan sonra Borçka’ya gittim. Orda benim amcamın dükkânı vardı. Bana dükkâna bak dedi. Tabi o zaman yarım çıraktım, emsallerimi traş ederdim.
Sana şeyi anlatacaktım, ben Borçka’da 8- 9 aylık amcamın dükkânında çıraklık yapmıştım. Borçka’da postaneye genç bir memur gelmiş. Arhavili Çarmıklıların akrabası. Kamil Çarmıklı. Onla arkadaş olduk. Beraber yerdik içerdik. O Kamil de kim biliyor musun? İstanbul’da oğlum adına kültür merkezi kuruldu, kurucuları arasında Kamil’in iki tane çocuğu var işte. Kazım Koyuncu Kültür Merkezinin kurucuları. Kamil’i o kadar sevmiştim ki, o da bana tapıyordu. Belki evine para göndermezdi orda beraber yer- içirdik. Kültür merkezinin kurucuları arasında Çarmıklı olunca, bir sorun dedim, bunlar Kamil’in çocukları olmasın. Sonra öğrendim ki onun çocukları. İşte nerden nereye. O zaman 49- 50 yıllarında memur olarak gelmiş o Çarmıklı. Ben de çok kalmadım Borçka’da, sonra Kamil de emekli olmuş. Hayatta tesadüfler oluyor. Tesadüfler çok önemli.
Borçka’dan sonra Hopa’ya geldiğim zaman bu sahil yolu yeni başlamıştı. O zaman ben Kise’de yolda çalışmaya mecbur kaldım. Hem de usta olarak. 7- 8 ay çalıştım. Ne sigorta var ne bir şey. Cüz-i miktarda para verirlerdi. Fakat para paradır.
Askere kadar buradaydım. 1953 de asker oldum. Çanakkale’nin Kitre köyünde eğitim gördüm. Birkaç ay sonra merkeze geldim. Askerlikte hiç eziyet çekmedim. Ben okur- yazar olduğumdan bana okuma- yazma bilmeyenlere öğretmek için görev verdiler. Herkeste 1- 2 öğrenci var, bende 9- 10 tane. Ben bu kadar adama ne öğretirim, ben öğretmen değilim. Hakkı ZORBA diye dil bilmeyen bir adam geldi. Cavit dedi bana öğreteceksin. Ardahanlıyım dedi. Öğretmezsen sana zarar veririm dedi, tehdit ediyor, onla beraber öğrettiklerim 10 tane oldu. O lafı hoşuma gitti. Bu adam çok hevesli, olsun dedim Hakkı hadi bakalım. Bir baktım hepsi bir yana bu bir yana, ben bir şeyler öğretirsem iki üç bir şeyde kendisi ilave ediyor. Hazine bir insan. Matematiği o kadar erken öğrendi ki. Bana öğretecek kadar. Dağıtım olduktan sonra daha da göremedim. Fakat çok üzülüyorum. 5- 6 sene önce buradan Kotiller’den birisi gitmiş oraya, Hakkı sormuş ‘Cavit Koyuncu’yu tanıyor musun’ diye. O da tanıyorum deyince ziyafet çekmiş onlara. İşte Hakkı ZORBA böyle bir insan! Ondaki insan sevgisini sonradan keşfettim. Yani öğretmeseydim hiç içimden çıkmayacak kadar acı duyacaktım. Ve ona birkaç kelime öğretmişsem bunun verdiği mutluluk bana yeter.
1955’in 10. ayında askerden geldim. Benim bir başka amcam var. Bana Murgul’a gel dedi. Orda iş var, ya berber olursun ya da kalfa olarak çalışırsın dedi. Gittim, bir yere kalfa olarak girdim. Remzi Güneş diye biri, o da Arhavili. Az zaman çalıştım, baktım bu adamda istikrar yok, o adamla çalışmayı kendime yakıştıramadım. Adam eksik bir adamdı. Yani adaletli değildi bir kere. Ondan sonra iki koltuklu bir berberhane açtım. 2- 3 ay çalıştım, fakat Murgul’da engel çıktı. Murgul da güzel bir dükkânım vardı. O berber haneyi terk etmeye mecbur kaldım. O dükkânın sahibi Maçahelli Ahmet Acar’ındı ama Harun Bayten’e emanet etmişti. Harun’la tartıştık, geçinemedik. Çıkmaya mecbur kaldım. Zaten Murgul’da adaletsiz bir insan, DP’nin il başkanı mıydı neydi? Yani Murgul başkanı mıydı, Artvin başkanı mıydı, bilmiyorum. Çok etkili, onların yapamayacağı hiçbir şey yoktu.
62’ye kadar orda kaldım galiba. 7- 8 sene kaldım Murgul da. İyi insanları da var. Murgul’dan memnundum esasında.
Murgul’dan geldikten sonra sanırım bir yıl boş kaldım. Sonra Osman Sakınmaz’ın dükkânına ortak olarak girdim. Sonra da dükkân bana kaldı. 63- 64 yıllarıydı galiba Türkiye İşçi Partisine girdim.
Türkiye İşçi Partisine giriş nasıl oldu?
60 ihtilalının bu topluma verdiği cesaretti bu. 60 ihtilalı, 27 Mayıs bambaşka bir olaydı. Sakın bunu darbe olarak kabul etmeyin. Ben darbe olarak düşünmüyorum. Bu o zaman belki iktidar el değiştirmiştir diyeceksiniz, ama biz 27 Mayıs darbesinden sonra kendimizi güvencede hissettik. Ondan önce korku vardı.
Biz o zaman ailece Demokrat Partiliyiz. Demokrat Parti başa geldiği zaman millet bir rahat ediyor. Amerika bize mısır veriyor, buğday veriyor. Ekmek o verdi, ondan önce fukaralık çok hat safhada idi. Yani CHP döneminde millet açtı. İş sahası hiç yok. Halk Partiden daha çok Demokrat Parti bize bir şeyler verdi. Onun için Demokrat Partiden kopamadık. Fakat Demokrat Partinin yaptıklarının pek doğru olmadığını ancak 27 Mayıstan sonra anlayabildim. Ondan önce Vatan Cephesi diye bir tahkikat komisyonu kurdular, toplumu çok sıkıştırdılar. Vatan Cephesine üye olmayan vatansever değildir Demokrat Partinin yayın organları Vatan Cephesine geçenlerin ismini sayıyor, radyo da söylüyorlar. Öyle ki, Murgul’da köylüler anlatırlardı; ahırdaki ineklerin isimlerini yazdırmış, Vatan Cephesine geçtiler diye, radyoda okumuşlar! Türkiye’yi çok kötü duruma düşürdüler. Vatan Cephesine üye olan vatandaş olmayan sakıncalı vatandaş.
Murgul’da berberhaneden ayrılınca, Nuri Yanık’ın, o da Arhavili, gazete bayisine bakmaya başlamıştım. Bütün gazeteleri okurdum. Gazetelerde okuduğum kadarıyla Vatan Cephesinin Türkiye’yi mahvettiğini düşünecek kadar bilinçlenmiştim. Benim sevdiğim adamlar Vatan Cephesini sevmiyorlar ama biliyorum ki onlar vatanını seven insanlar. E demek ki bu Vatan Cephesi iyi bir şey değil. Bunu düşünebilecek kadar kendimi geliştirmiştim.
Kaç ay gazete bayiliği yaptım bilmiyorum. Gazete bayiliği sıkıntılıydı, ama sevmiştim. Her gazeteyi okuyabiliyordum. Mesela Aziz Nesin’in dergileri vardı. O zaman Aziz Nesin bambaşka tapılacak bir insandı. Dergileri geldiği zaman herkes ona bakardı ve okurlardı. Ben resmine baktığım zaman bu nasıl bir beyin, nasıl bir insan diye düşünürdüm. Biz Aziz Nesin’e tapıyorduk yahu. Aklımda kalmadı bütün dergileri gözden geçiriyordum. Aziz Nesin’in dergilerini dört gözle beklerdim.
Akşam gazetesi okuyordum o zamanlar. Çetin Altan okuyordum. Daha İşçi Partisine katılmamışım. Çetin Altan o kadar güzel yazılar yazıyordu ki. Bir defasında gemi ile İstanbul’a gidiyorum. Yakışıklı tahsilli birine benzeyen genç biri, elimdeki gazeteyi görünce, kimi okuyorsun bu gazetede diye sordu. Çetin Altan deyince, ‘okuma o adamı, o kaypaktır o yazdığı gibi değildir, yakından tanıyorum onu’ dedi. ‘O Amerikan kotunu giyer, Amerikan ayakkabısı giyer, Amerikan saati takar’ dedi. Yani durumu varsa giyer de yine de çok gücüme gitti öyle konuşması. Sevdiğim, taptığım bir adama kaypak demesi. İstanbul’a gidince onu da görmeye gidecektim, o konuşmadan sonra vazgeçtim. Köşe yazılarını kesip saklamıştım, Çetin Altan’ın. Klasöre doldurmuştum;12 marttaydı herhalde, annem o klasörü yakmıştı!
O zaman eskiydi dükkân. Fakat düşünmezdik daha iyi yerde dükkân açayım diye. Ne bileyim işte! Yüksekokul okuyanlar traş olmak için benim dükkânda toplanırlardı. Herkes, sağcısı solcusu; kimi kitap bırakır, kimi kitap okur, kimi de ufak tefek konuşmalar yapar, fikir alış verişi olurdu. Kitap okuyorsun, yüksekokul okuyanların sayesinde çok yüksek fikirli oldum, bilemiyorum. İşçi Partisinin yazılarını okuyunca bana çok sempatik geldi. Dükkâna gelenler içerisinde toplumcu çoğunluktaydı. Taa Rize’den Trabzon’dan gelenler vardı. Okuldaki arkadaşlar Hopa’ya geldikleri zaman misafir getirirlerdi. Kimisi avukat, kimisi doktor, ne bileyim. İşçi Partisine sempati duyacak kadar gelişmemde yüksekokul okuyan çocukların etkisi hat safhadadır. Herkesin katkısı vardır.
İşçi Partsi’ne kendimi hazır buldum. Okuduğum kitaplardan ne kadar etkilendim bilemiyorum. Günün birinde ihtilal olur da iktidara gelirse toplum için faydalı olur diye düşündüm. Diğer partilerden farklı buldum.
Hopa’da İşçi Partisinin ne tür faaliyeti vardı?
Bir kaç kere seçime girdi Hopa’da. O zaman Asım Deniz vardı. Öğretmen emeklisi. Abuisla’lı (Esenkıyı) idi, adayımızdı o. Kazanma şansı yoktu, ısrar etti, adaylığını koydu. O zaman İşçi Partisine oy verecek toplum nerde!
Ankara’ya TİP’in kongresine gittik. Delege seçildim buradan. Başkan Arif Ali Efendioğlu. Rüştiye mezuni idi sanırım, dava vekilliği yapıyordu. Ben sekreteriyim. Başka kim vardı hatırlamıyorum, kayıtlı çok vardık. Ankara’da Yiba Düğün Salonunda Kongre var. Doğu’dan gelen delegeler vardı. Ben kara denizden geldim diye hepsi benle konuşmak istiyor. Ama onları bölücü buldum. Ben şaşırdım. Ben sosyalist bir idareyi beklerken, Türkiye’nin parçalanması düşünceleri benim felsefeme münasip değildi. Epey tartıştık. En sonunda seçimlere girmeden geri dönelim dedik. Onların başında Tarık Ziya Ekinci’nin ismi geçiyordu. Ben onu bilmiyorum. Behice Boran benle görüştü. Fatma Hikmet İşmen, senatör, onu çağırdı, benle tanıştırdı. Behice Boran bana yaptıklarını anlattı. Ben anlamadım onu. Trabzon’dan Of’tan birkaç kişi gelmişti. Onlar da benimle aynı fikirde. Din görevlisi de vardı, Trabzon’dan delege olarak. Muhammed İkbal var, Pakistanlı büyük bir düşünür. Adam onu okumuş, bana onun kitaplarının adlarını söyledi. Trabzon’dan gelenler bilinçliydi. Şimdi Karadeniz’den gelen delegeler geri dönüyor, sayıları ne kadardı bilmiyorum, onlar Doğu’dan gelen delegelere karşı duruyor. Onların sosyalizme getirmek istediklerine inanamadık. Velhasıl oy kullanmadan geri döndük. O kongreden sonra zaten partiyi kapattılar. O güzel partiyi kapattılar.
Kongreden döndünüz ondan sonra ne oldu?
Ondan sonra 12 Mart geldi. Hepten sildiler. Gül gibi insanları kaybettiler. Bunların ceremesini Türkiye halen çekiyor. Bu gün Türkiye’de bazı insanlar halen düşman olmadıklarını söylüyorlar. Ben onların insan olduklarında şüphe duyuyorum. Hele bir tanesi var, affedemiyorum. Hiç affetmem hayatta. O mübarek insanların, akıl dolu insanların idam edilmesine onay veren siyasetçiler, acaba bugün ki durumdan memnun mudurlar? Türkiye’yi bu duruma getiren insanlar bu insanlardır. O insanlar delikanlı çocukları katlettiler. Onlar Türk demokrasisine ihanet etmişler. Bugün Türkiye burada olmayabilirdi, yabancı devletin kuklası olmazdık. Bugün bağımsız Türkiye olacaktı. Biz bugün bağımsız Türkiye’nin ferdi olarak bağımsız dolaşacaktık. ABD’nin hizmetlisi veya uydusu olmayacaktık. O zaman idama evet diyenler benim nazarımda insan değiller.
12 Eylül öncesi solcularda gördüğün hatalar var mıydı?
Çok hata var çok. Yani olduklarından çok gözüktüler. Ekseriyetten bilinçsiz insanlar. Kitap okumaz, dergi okumaz, bir şey okumaz sokağa çıkıyor ben solcuyum diye. Haberi yok bir şeyden. Böyle şişirilmiş insanlar vardı. Ayırt edecek durumda değildi.
Seksende tutuklandın mı onu anlatır mısın?
’80 darbesinin Türkiye’ye yaptığı kötülüğü tarif etmek o kadar zor ki! Amerika ‘bizim uşaklar yönetime elkoydular’ dediler. İnsan utanıyor yahu. Sonra sen çık, ‘ben imam çocuğuyum’ falan de, öyle konuşmalar yapıyordu. İmam çocuğu olsan ne olur, imamdan Turan Dursun gibi evlatlar da çıkar, senin gibilerde. O ‘netekim’ lafını duyunca hala fıttırırım.
O kadar şey sordular ki, dedim ben nerdeyim bu kadar şeyi ben mi yapmışım yahu. Beni bir ülkü ocaklarına kaydetmemişler! Öyle insanların ismini sordular ki bana hiç birinin ismi hala aklıma gelmiyor. Hep hayali şeylerden suçlandım ve en çok neye üzüldüm biliyor musun? Hayatta hiç kavga etmedim ben kavgacı değilim ben kavgayı acziyet olarak kabul ederim. Tutukladılar. Dört beş ay içerde kaldım. Rahmetli Topaloğlu Rüştü ile beraber tutuklandık. Taburdayız, ikimiz yaşlı insanlarız. Ötekiler genç çocuklar. Rüştü çok sevdiğim insan. Rüştü bizim danışacağımız tek kişi, akıllı ve insanlara kötü yol göstermez. Şimdi dedi ki ‘Cavit ben ne yapayım? Ben ne yaptım da buradayım’ dedi. Ola namussuz herif ben ne yaptım dedim. ‘Bir şey yapmamışım’ dedi, ben de bir şey yapmadım dedim. Buna dedim ki. sen Hemşinlilerin liderisin bende Lazların lideriyim,bizi onun için attılar dedim. Öyle mi ulan dedi; neyse çok şakalar yapardık. Bir yazı yazdı tabur komutanlığına tabur komutanı da, o akşamı öbür akşamı tam hatırlamıyorum, bıraktı. Erzurum’a gitmedi. Çok insanlar yaktılar Hopa’da, çok insanları yaktılar.
Solcu olmak kusurdu gerici toplumlarda. Sen eğer sola çalışıyorsan kusurlusun. Bunu kendin bileceksin. Ama aşağılık kompleksine kapılmayacaksın, sen haklısın. Bazılarının gözünde kusurlusun ama esasta sen insansın. Bu hususta aşağılık kompleksine katılma hakkın yok. Solculuk senin görevindir. Yani toplumcu olmak görevindir. Solu toplumsal bir fikri benimsemişsen başın her zaman derttedir. Toplumcu olmuşsan engellerin çoktur. Engelleri aşmayacaksan toplumcu olmayacaksın. Türkiye de kırk altı senesinde demokrasiye geçiş hareketleri başladı. Devir okumuş cahillerin devridir. Ben şimdi şöyle düşünüyorum: Kırk altı öncesi farklı idik, ekmeğimiz yoktu ama dünyada benim devletimin üzerinde devlet olduğunu düşünmüyordum, Türkiye dünyada hatırı sayılır bir devlettir hissi vardı bizde ve devlet büyüğü kimse bir laf dediği zaman, söylediği laf iki olmazdı. Toplum bu idarecilerin yalan demesine inanamadı, halen de inanamıyor. Oysa altmış yıl geçmiş idarecinin de yalan söyleyebileceğine daha inanamıyor. Bu toplum yalan söyleyen idareciye sen yalan söylüyorsun diyecek kadar yüzlü değildir utanıyor. Devlet mensuplarının yalan söylediklerini yüzüne vuramıyor. İşte bizde en büyük eksiklik budur. Bu duruma çok üzülüyorum, ondan sonra kötü idare edenlerin ceremesini bütün millete çektiriyorlar. Türkiye şimdi sağlamda olsaydı kim istemezdi. Yazık, yazık çok yazık.
|